paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paris etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2012

from montparnasse

21.02.2011 paris, fransa
böylesi bir manzaranın üzerine söz söylemek terbiyesizlikten başka bir şey olmasa gerek. ancak hiçbir neden benim orada olma isteğimi haykırmama engel olabilecek kadar kuvvetli değil. her insan bazı zamanlarda başka bir yerde olmak ister. o havayı solumak, o sisin kolunda bıraktığı nemi hissetmek, o manzaraya bakmak ister; o yükseklikten, o saatte. düz uzanan yolları, birbirini kesen sokakları, genişlikleri darlıkları görmek, eyfel kulesinin ne kadar da kısa olduğunu hissetmek ister.


bu istek giderek insanı mutsuzluğa sürükler. bu sebepten yazmaktan, okumaktan vazgeçip seyretmek gerekir şimdi.

14 Kasım 2011

duygu

20.05.2011 paris, fransa
1. saçların nasıl da özensiz salınmış havaya. koşarak geldin belki; bir aynaya bakacak zamanın bile olmadı. dalgalanmakla düz kalmak arasında gidip geldin hep. karar verememekten değil; kontrol edememekten kaynaklandı çoğu zaman da bu. kısa kestirince kurtulacağını sandın, yanıldın. hayatın boyunca yaptığın çoğu seçiminde yanıldın.

2. saçlarını, tokalarla bu denli kontrol etmeye çalışman o kadar doğal ki. alışmış saçların bu duruma, çünkü biliyorlar ki sadece onları değil her şeyi kontrolün altına almak istiyorsun. sen! bulunduğun ortamın tek hakimi! bu sebepten yanılmıyorsam, fotoğrafın başrol oyuncusundan daha fazla yer kaplaman. neler var çantanda? kendine bağladıkların için anahtarlar, yenileri için de zincirler mi? peki bu denli korkutucu olman seni hiç mi ürkütmüyor? arkana dönüp yüzüme bakacaksın diye çok korkuyorum şimdi. senden korkmayan var mı? bak bir tutam saç gözlüklerinin hapsinden kurtulmuş; özgürlüğe kanatlanmış. tutup keser misin onları? tombul yanaklarınla rüyalarıma girer misin rem uykusunu bulamayan gecelerimde?

3. bu alışmışlığın biraz tüyler ürpertici. yüzüne karşı konuştuğum için oldukça rahatım. daha önce bu ve bunun gibi onlarca olay gördün. sen bilirsin… biraz buğulusun, olsun sen hep arka planda kalan ama her şeyi bilen adamsın. bu seni rahatsız etmez.

4. kel ve bıyıklı olmak üzerine oturup konuşmak isterdim seninle. bir de gözlüklerin var. öğretmen misin? alt dudağının aldığı şekil bir saat boyunca bir şeyler anlattıktan sonra seni anlamayan öğrencilerine bakarkenki haline benzemiş gibi. sen aslında hep anlattın. arka planda kalan adamın aksine bildiklerini hep paylaştın ama seni dinlemediler. sen hep “ben demiştim”, “daha kaç kez uyarmam gerekecek”, “bunun böyle olacağı belliydi”, “laftan anlamazlar ki”, “söyleye söyleye dilimde tüy bitti” ve en sonunda “ne halleri varsa görsünler” adamı oldun. ancak geri de kalamadın olaylardan. baktın ki sana kulak veren yok -ki olsa da dediklerine uygun hareket eden yok- sen de izleyici oldun sonunda. şimdi sessizsin. içinden mi konuşuyorsun ha? söylesene hangi cümleyi kuruyorsun şimdi? “yazıklar olsun” mu?

6. bunu izleyemeyecek kadar küçüksün daha. kepçe mi senin kulakların? dalga geçiyorlar mı arkadaşların bununla? bununla yaşamayı öğrendin mi? öğrenmelisin. bak, insanlar nelerle yaşamayı öğreniyorlar. hepsinin kalbi sızlıyor. dizlerinin bağı çözülecek şimdi, yığılıp kalacaklar oldukları yere. sen bu yaşta şahitsin hepsine. tam olarak üzülmenin anlamını bilmiyorsun henüz. merak etme, öğrenmek için bolca vaktin olacak. sen istemesen de zorla öğretecekler sana. oysa dünyaya gelirken ne de umutla ağlıyordun ebenin elinde. sen ağladıkça gülen insanlar vardı etrafında. şimdi ise herkes ağlamakta. alışacaksın, alışamazsan yaşayamazsın.

7. en metanetli sensin. senin içinde korkudan çok nefret ve intikam duyguları var. isyanın eşiğindesin. bir adım daha atsan, bir volkan gibi patlayacaksın. biliyorsun ki burası ne yeri ne de zamanı. bunu kavrayıp kendini kontrol edebilecek kadar büyük, ağlayacak kadar küçüksün. belki gözükmüyor ama ağladığını hissetmek zor olmadı. seni yalnız bırakıyorum. başrolün üzerine o kadar gitme yalnız. bırak yaşasın acısını, sevincini!

5. senin hakkında konuşamayacağım başrol. kıyamadım seni anlatmaya. ama ne olur ağlama. ağlama.

6 Temmuz 2011

modern adımlarla

25.05.2011 paris, fransa
“en son ne zaman yüzdü plastik ördeğin,
köpüklerin içinde kendini görünmez sanırken?
benim kurşun askerim yaralı pencere önünde,
oynamayı bıraktı pilli robotlara yenilince.”

ihtişamına tapmaktan başka çaren kalmaz bazen. saygı duyarsın ona ve onu yapana. camdan kuleler inşa ederler. şeffaflık, bir müzikaldir onlar için; sahneye çıkıp oynanması gereken, tüm gerçekçiliği ile izleyeni büyülemesi beklenen, abartı yanları ise gösteri dünyasının şaşaalı havasının ardına saklanıp, takdir edilesi bulunmaya zorlanan.

“en son ne zaman taç yaptın çiçeklerden,
patikalarda dolanır kendini prenses sanırken?
güzel dudaklarına gülüşler zımbala,
ben kalbimin üstüne bir çiçek dikerim.”

iç içe geçmiş sanallığın yansımaymış gibi gözlerimizi boyamasına da mı ses çıkarmayalım? ya şeffaflığınızın yegane simgesi camın hemen ardındaki tahtalar? gözlerimizi mi yumalım? ışığı kandırıp koynuna alan mavi tonunu kalleşçe kullanmanıza da ses çıkarmayız. uslu insanlar olmalıyız.
“sonra da dans edelim,
modern adımlarla.”

alıntı kaynakları: Redd, Modern Adımlarla, 21, 2009 http://bit.ly/iJAiqq

31 Mayıs 2011

müzik

21.05.2011 paris, fransa
müziğin olduğu yerde kelimeleri konuşturmak çok zor. belki ufak bir soru ve cevap:

-bana zevkin, inancın, emeğin, odaklanmanın ve neşenin fotoğrafını çekebilir misin nildenb?

-çekerim.

30 Mayıs 2011

sen sen ışık köprü

16.05.2011 paris, fransa
merhaba hanımefendi. size de merhabalar bayım. ürkütmek istemedim, rahatsız etmek hiç.. nokta unutulmaz, bilinerek eksik bırakılır. bu, dikkat çekme ve farklı olma çabasından kaynaklanır. konuyu dağıtmayalım. arkanızdaki güneşin benden farkı yok. aşkınızı kıskanmış belli ki; dikkat çekmeye, aranıza girmeye çalışıyor.

güzel bir hikayesi var üstünde olduğunuz köprünün. size benzeyen birçok aşık, bu köprü üstünde sevişti; o güneş sizin gibi onlarcasının arasına girdi.

ufak bir kavga bu; sizinle alakasız, ilgisiz! sizden bağımsız. güneşle köprü boğaz boğaza. siz sevin.

2 Nisan 2011

hayal kahverengi

19.03.2011 paris, fransa
-sen hiç hayal kurmaz mısın ivanoviç?
-bazen gezintiye çıkarız, ruhum ve ben, olduğumuz yerden uzaklara.
-hiç korktunuz mu peki, kaybolmaktan, kaybetmekten?
-elbette ki olmuştur. ancak merak ettim, niçin soruyorsun bunları anushka?
-hayallerinizi değiştirdiniz mi peki ulaşamadığınızda? mutsuz olmamak için ikiniz, sessiz bir anlaşma yaptınız mı aranızda; kimsenin bilmediği?
-bazen o yoldan yürüdüğümüzde susuyoruz ikimiz de. sanki bizim olmayan, başkasına ait olan, bizim olmadığı için dokunamadığımız, sahiplenemediğimiz, sahiplenmekten utandığımız bir şeye ulaşmaya çalışıp da vazgeçiyoruz.
-nasıl bir yol?
-hayallerimi sözcükleri kullanarak anlatmaya çalışırsam onlara ihanet etmiş olurum.
-peki sizden başkası var mı orada?
-var, başka dünyalardan gelmişler, kendi hayallerini yaşıyorlar. ve sanki bizi görmüyorlar. sanki,
-evet?
-sanki yalnızlar.
-yalnız olduklarını mı sanıyorlar yoksa öyle düşünmek mi istiyorlar?
-sanıyorum ilki.
-bu çok farklı, çok ilginç.
-haklısın.
-bu denli yok sayabilmek etrafındakileri ancak gerçekle hayali karıştırdığın durumlarda ortaya çıkar.
-bırakalım böyle kalsın. sen de çok iyi bilirsin ki salt gerçeklik ya da hayal, ölüme uzanır.

21 Mart 2011

metro paris

18.03.2011 paris, fransa
hiçbiriniz fark etmiyorsunuz deklanşöre basıldığını. olmayan bir trene, olmayan bir zamanda binecek ve gideceksiniz. yalnızca sizi izleyen göz fark ediyor belli belirsiz olduğunu vagonların. boşluğa adım attığınızı sadece o görebiliyor. kesilen biletlerinize güveniyorsunuz, rahatsınız; sizi götürecek olan demir yığını elbet gelecek, mutlak gelecek. cennete giden trenin tek yolcusu olmadığınız için kıskanacaksınız belki biraz ama paylaşmayı kafanıza vura vura öğreten toplu yaşam kurallarına çoktan boyun eğmişsiniz, susacaksınız. bir fotoğraf makinasının içine gizleniyor bu anda, yolculuğunuzun aslında var olmadığının ispatı. siz! kandırılmış olduklarından habersiz insanların mutluluğunu tadıyorsunuz sadece. suçlamak anlamsız sizi. çünkü beyniniz, gözlerinizin ona ilettiğini değil, görmek istediğini görür yalnızca. şartlanmış bilinçlerinizi kontrol edemediğiniz için mahkum edilemeyecek kadar saf ve temizsiniz. kendinizi güvende hissetmeniz için de birer bilet tutuşturulmuş ellerinize; yolculuk sonuna kadar saklamak zorunda olduğunuz.

ama içinizden sadece biriniz bile bakabilseydi, tekiniz, yalnızca bir taneniz, sizi fotoğrafa aktaran ışığa, belki çok daha farklı olurdu yaşamlarınız.